
Ataol Behramoğlu’nun poetikasını yansıtan üç yazı…
Şairin ” Yaşayan Bir Şiir ” adlı eserinden alnımıştır.
Toplumcu Şiir Üstüne Birkaç Söz
“Halkın Dostları” yeni bir sanat anlayışının kavgasını vermek için çıkıyor. Biçimci, kapalı, bireyselci bir sanat anlayışına olduğu kadar; toplumculuğu üstünkörü söz söylemek sanan, halkımızın türküler ve şiirlerle yarattığı inceliğin çok gerilerinde kalan kısır anlayışlara da karşıyız. Şiir yazmak kolay şey değil. Zaten herkesin bilip durduğu birtakım gazete haberlerini mısra biçiminde alt alta dizmekle toplumcu şiir yazılmış olmaz.
Gerici bir edebiyat kampı var ülkemizde. Halkımızdan, halkımızın sorunlarından, halkımızın sanatsal duyarlılığından kopuk bir takım küçük burjuva aydınlarının yarattığı bir kamptır bu.
…
Gerici edebiyat akımlarına en büyük darbeyi indirebilmek için toplumcu düşüncenin ve toplumcu sanatın yüceliğini hiçbir zaman unutmamak zorundayız. Dünyayı bilimsel sosyalist bir gözle taramak, temele bu devrimci düşünüşü alan bir estetik yaratmak hiç de sanıldığı kadar kolay, yalınkat bir iş değildir.
…
Şair arkadaşların çoğu, belli ki halkın acılarından, yoksulluğundan söz etmekle toplumcu bir şiir yazmış olduklarını sanıyorlar. Önemli bir yanılgıdır bu. Bir yandan popülizmi, öte yandan küçük burjuvanın kolay yoldan tatmin arama eğilimini çağrıştırıyor bu tutum.
Halkın acılarından, yoksulluğundan söz etmek isteği, soylu bir istektir hiç kuşkusuz. Fakat toplumcu şiir salt bir yakınmanın şiiri olmakla yetinemez. Belli bir başkaldırıyı bir direnişi de içermek durumundadır. Üstelik gerçeklikle çelişmeyen, kaynağını onda bulan bir başkaldırı olmalıdır bu. Pek çok arkadaş halkı yüceltmeyi, övmeyi toplumcu bir tutum sanıyor. Oysa çoğu kez devrimci olmayan bir halkçılık anlayışıdır bu da. Halk çoğu kez çelişki içindedir. Korkak, cesur, cahil ve çocuktur. Toplumcu şair bu gerçeği yakalamak, onu şiire aktarmak zorundadır.
Kaldı ki toplumcu şiir sadece acıların, yoksullukların, umutsuzlukların şiiri olarak da düşünülemez. Halkımızın Pir Sultan Abdal’ın yanına Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nun yanına Erzurumlu Emrah’ı koyabilmiştir. Yanık havalardan sonra oyun havasına geçmek halk türkücülüğümüzde bir gelenektir. Doğru olan da budur. Doğada sevinçle hüzün, umutla umutsuzluk, ölümle dirim bir aradadır çünkü. Önemli olan sevinci, umudu, dirimi haklı çıkartmak için girişilen çabadır. Toplumcu şiir bu çabanın ürünü olarak düşünülmelidir işte.
…
“Halkın Dostları”, Sayı 5, Temmuz 1970
Şiir ve Şiirim Üstüne
Şiir ve şiirim üstüne düşündüklerim “Yaşayan Bir Şiir” ve “Şiirin Dili – Ana Dil” adlı kitaplarımdaki yazılardadır. Özetle söyleyecek olursam, benim için şiir var oluşun araştırılmasıdır. Bilimden farkı o ölçüde rasyonel olmayışı, felsefeden farkı o ölçüde kavramsal olmayışıdır. Bilimin işi akıl ve deneyle, felsefenin işi kavramlarladır. Şiir ise imge ile oluşturulur. İmge, benim anlayışıma göre benzetme, metafor değil; canlı( organik ) bir şeydir. Tıpkı var oluşun kendisi gibi karmaşık, aynı ölçüde yalındır.
Şiirde retoriğe yer yoktur. Retorik şiirin karşıtı olan her şeyin adıdır. Şiir canlılıktır yaşamın ritmini içerir. Yaşayan her şeydir.
Şiiri ben, içinde devingen atom tözlerinin bulunduğu ve taşmaya hazır bir canlılık gibi algılarım. Eskimeyişi bundandır. Kendini her an yenilemeye yetenekli bir kimyaya sahiptir. Süs, retorik eskir, boyaları dökülür, makyajı silinir, gülünçleşir, zavallılaşır ve yok olan modayla birlikte yok olur. Şiir onu yapandan ( yaratandan ) sonra da yaşamını sürdürür. Kimi kez şair yaşamın süreçlerinde, yazdıklarından uzak düşer. Onları yeni anlayışına göre düzeltip değiştirmeye kalkar ve bozar. Çünkü şiirin, tüm canlılar gibi, kendi hayatı vardır. Sözcüklerle oynamaktan, ya da sözcüklerle yeni yapılar kurmaktan çok daha farklı, çok daha karmaşık ve büyüktür. İçinde bütün bir hayatımız vardır; aklımız, sezgilerimiz, hayallerimiz, bilinçaltımız, kimi kez kendimizin de ancak o şiir ortaya çıkıp nefes alıp vermeye başladıktan sonra algılayabildiğimiz şeyler… Şiirin bilgisi edinilir, edinilmek zorundadır ve bu bilginin donanımıyla şiirler yapılabilir… Fakat sonuçta, yapılan şey bir yaratıya dönüştüğü ölçüde şiir olacaktır.
Ataol Behramoğlu
28.11.2005
“Keçi” dergisine yanıt.
60 Şiiri Üstüne
—İlk şiirinizi nerede, hangi tarihte yayımladınız ve dönemin şiir ortamından bahseder misiniz?
— Bugün de şiir olarak adlandırabildiğim ilk şiirim “Varlık” dergisinde yayınlandı. Yanlış anımsamıyorsam, “Bahar Şiiri” Tarih, 1962 olabilir. Çok geçmeden İkinci Yeni’nin etki alanına girecektim. Ama Varlık o sırada benim için yine de en önemli dergiydi.
— Şiirinizin kaynakları, sizin be kuşağınızın gelenekle ilişkisi… 1960 Kuşağı şairleri kimlerden etkilendi?
— Kendi adıma konuşacak olursam, İkinci Yeni şiirinden en çok etkilendiğim denemde de Orhan Veli, Dağlarca, Külebi, Attila İlhan benim için önemliydi. Bugün de öyledir. 1960’lı yılların ortalarında da Nazım Hikmet, Ahmed Arif, 40 toplumcu şiiri benim şiirimi etkilemiştir. 70’li yıllarda Bedri Rahmi, Ceyhun Atuf Kansu, Behçet Necatigil. Yahya Kemal her zaman önemsediğim ve sevdiğim bir şairdir. Tevfik Fikret de öyledir. Benim şiir geleneğimde Hececi şairlerimizin, Necip Fazıl’ın, Ziya Osman Saba’nın, Cahit Sıtkı Tarancı’nın her zaman yeri olmuştur.
— O yılların “genç” şairi olarak, neler okurdunuz?
— Ben her şey okurdum. Rus edebiyatı, başlıca klasikler, devrimci romanlar, gerçeküstücülük, Marksizm, varoluşçu yapıtlar, felsefe, dünya şiirine ilişkin her şey. Aklınıza gelecek, gelmeyecek her şeyi okurdum. Bugün de hemen hemen öyledir.
— Yazmaya başladığınız dönemde İkinci Yeni şiir anlayışı göz önünde, deyim yerindeyse baskındı. İkinci Yeni ve İkinci Yenicilerle kurduğunuz ilişkiden ve onlara bakışınızdan…
— Bu anlamda etkilendiğim ilk kitap İlhan Berk’in “Galile Denizi”dir. Onu Turgut Uyar’ın “Dünyanın En Güzel Arabistanı”, “Tütünler Islak”ı izledi. “Üvercinka”, kimi şiirleriyle Cansever. Bunlar hep 1960’lı yılların ilk yarısındadır. Turgut Uyar’ı bir ağabey gibi de çok severdim. İlhan Berk’le dosttuk. Edip Cansever ile ilişikimiz karşılıklı olarak çok saygılıydı. Ama birbirimize pek fazla ısındığımızı söyleyemem. Cemal Süreya ile dost olmamızın tarihi çok daha sonralarda, 1990 başlarındadır.
— 1960 sonrası klasik ve çağdaş eleştiri kuramları Türkçe’ye çevrilmeye başlandı. Bu sürede bir şair oalrak ne gibi kazanımlar içinde oldunuz?
— Beni Marksizm, gerçeküstücülük, varoluşçuluk sentezi etkilemiştir. Bugünkü konumumda yaklaşık olarak böyledir.
11 Haziran 2006
“Üç Nokta”nın sorularına yanıtlar