Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

fenerbahcehalktir.blogspot.com

http://fenerbahcehalktir.blogspot.com/

Çoğunluğu kombine bilet sahibi Fenerbahçe taraftarları olarak; Fenerbahçe Yönetim Kurulu’nun kale arkası tribün biletlerine biçtiği 55 Liralık fiyatı protesto ediyoruz! Localara ve/veya diğer pahalı tribünlerin kombine fiyatlarına yapılacak küçük bir düzenleme ile, aynı maddi fayda elde edilebilecekken, “yadsınamaz bir Türkiye gerçeği” olan dar gelirli kitlelerin, 55 Liralık biletle Fenerbahçe’den koparılmasını protesto ediyoruz! Hemen hepsi çok başarılı birer işadamı olan yönetim kurulu üyelerinin bu basit matematik ve ticaret bilgisinden yoksun olmayacaklarını çok iyi bildiğimiz için, “zümre yaratmaktan” başka hiç bir amaca hizmet etmediği belli olan 55 Liralık biletleri protesto ediyoruz! Kuruluşundan bu yana “Halkın Takımı” olduğu, diğer takımların kurucuları tarafından bile kabul edilen Fenerbahçe’nin halkından uzaklaştırılmasını protesto ediyoruz! İşgal yıllarında top yekün savaş verip, kurtuluşa kavuşan halkın sahadaki gözbebeği olan Fenerbahçe’nin bu fiyatlarla, köklerine sırtını dönmesini protesto ediyoruz! Haykırıyoruz! Fenerbahçe’nin bir asırı devirmiş mazisindeki en büyük pay sahibinin, tribünleri dolduran ve efsane sporcuları bağrından çıkaran halk kitleleri olduğu unutulmasın. O Fenerbahçe ve sporcular ki, müzede sergilenen kupaları her kaldırdıklarında, yine içerisinden çıktıkları halkın omuzları üzerinde şerefle yükseldiler. Kale arkası biletinin 55 Lira olmasına isyan ediyoruz! Bilet fiyatları 20 Lira’ya çekilmeli; öğrenci bileti, çocuk bileti gibi uygulamalara bir an evvel başlanmalıdır. Fenerbahçe Spor Kulübü; mazideki halkın, atideki halka bıraktığı bir sevda mirasıdır. Sevdamızı sömürmeyin.

Ataol Behramoğlu Şiirine Dair

Ataol Behramoğlu’nun poetikasını yansıtan üç yazı…

Şairin ” Yaşayan Bir Şiir ” adlı eserinden alnımıştır.

Toplumcu Şiir Üstüne Birkaç Söz

“Halkın Dostları” yeni bir sanat anlayışının kavgasını vermek için çıkıyor. Biçimci, kapalı, bireyselci bir sanat anlayışına olduğu kadar; toplumculuğu üstünkörü söz söylemek sanan, halkımızın türküler ve şiirlerle yarattığı inceliğin çok gerilerinde kalan kısır anlayışlara da karşıyız. Şiir yazmak kolay şey değil. Zaten herkesin bilip durduğu birtakım gazete haberlerini mısra biçiminde alt alta dizmekle toplumcu şiir yazılmış olmaz.

Gerici bir edebiyat kampı var ülkemizde. Halkımızdan, halkımızın sorunlarından, halkımızın sanatsal duyarlılığından kopuk bir takım küçük burjuva aydınlarının yarattığı bir kamptır bu.

Gerici edebiyat akımlarına en büyük darbeyi indirebilmek için toplumcu düşüncenin ve toplumcu sanatın yüceliğini hiçbir zaman unutmamak zorundayız. Dünyayı bilimsel sosyalist bir gözle taramak, temele bu devrimci düşünüşü alan bir estetik yaratmak hiç de sanıldığı kadar kolay, yalınkat bir iş değildir.

Şair arkadaşların çoğu, belli ki halkın acılarından, yoksulluğundan söz etmekle toplumcu bir şiir yazmış olduklarını sanıyorlar. Önemli bir yanılgıdır bu. Bir yandan popülizmi, öte yandan küçük burjuvanın kolay yoldan tatmin arama eğilimini çağrıştırıyor bu tutum.

Halkın acılarından, yoksulluğundan söz etmek isteği, soylu bir istektir hiç kuşkusuz. Fakat toplumcu şiir salt bir yakınmanın şiiri olmakla yetinemez. Belli bir başkaldırıyı bir direnişi de içermek durumundadır. Üstelik gerçeklikle çelişmeyen, kaynağını onda bulan bir başkaldırı olmalıdır bu. Pek çok arkadaş halkı yüceltmeyi, övmeyi toplumcu bir tutum sanıyor. Oysa çoğu kez devrimci olmayan bir halkçılık anlayışıdır bu da. Halk çoğu kez çelişki içindedir. Korkak, cesur, cahil ve çocuktur. Toplumcu şair bu gerçeği yakalamak, onu şiire aktarmak zorundadır.

Kaldı ki toplumcu şiir sadece acıların, yoksullukların, umutsuzlukların şiiri olarak da düşünülemez. Halkımızın Pir Sultan Abdal’ın yanına Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nun yanına Erzurumlu Emrah’ı koyabilmiştir. Yanık havalardan sonra oyun havasına geçmek halk türkücülüğümüzde bir gelenektir. Doğru olan da budur. Doğada sevinçle hüzün, umutla umutsuzluk, ölümle dirim bir aradadır çünkü.  Önemli olan sevinci, umudu, dirimi haklı çıkartmak için girişilen çabadır. Toplumcu şiir bu çabanın ürünü olarak düşünülmelidir işte.

“Halkın Dostları”, Sayı 5, Temmuz 1970

Şiir ve Şiirim Üstüne

Şiir ve şiirim üstüne düşündüklerim “Yaşayan Bir Şiir” ve “Şiirin Dili – Ana Dil” adlı kitaplarımdaki yazılardadır. Özetle söyleyecek olursam, benim için şiir var oluşun araştırılmasıdır. Bilimden farkı o ölçüde rasyonel olmayışı, felsefeden farkı o ölçüde kavramsal olmayışıdır. Bilimin işi akıl ve deneyle, felsefenin işi kavramlarladır. Şiir ise imge ile oluşturulur. İmge, benim anlayışıma göre benzetme, metafor değil; canlı( organik ) bir şeydir. Tıpkı var oluşun kendisi gibi karmaşık, aynı ölçüde yalındır.

Şiirde retoriğe yer yoktur. Retorik şiirin karşıtı olan her şeyin adıdır. Şiir canlılıktır yaşamın ritmini içerir. Yaşayan her şeydir.

Şiiri ben, içinde devingen atom tözlerinin bulunduğu ve taşmaya hazır bir canlılık gibi algılarım. Eskimeyişi bundandır. Kendini her an yenilemeye yetenekli bir kimyaya sahiptir. Süs, retorik eskir, boyaları dökülür, makyajı silinir, gülünçleşir, zavallılaşır ve yok olan modayla birlikte yok olur. Şiir onu yapandan ( yaratandan ) sonra da yaşamını sürdürür. Kimi kez şair yaşamın süreçlerinde, yazdıklarından uzak düşer. Onları yeni anlayışına göre düzeltip değiştirmeye kalkar ve bozar. Çünkü şiirin, tüm canlılar gibi, kendi hayatı vardır. Sözcüklerle oynamaktan, ya da sözcüklerle yeni yapılar kurmaktan çok daha farklı, çok daha karmaşık ve büyüktür. İçinde bütün bir hayatımız vardır; aklımız, sezgilerimiz, hayallerimiz, bilinçaltımız, kimi kez kendimizin de ancak o şiir ortaya çıkıp nefes alıp vermeye başladıktan sonra algılayabildiğimiz şeyler… Şiirin bilgisi edinilir, edinilmek zorundadır ve bu bilginin donanımıyla şiirler yapılabilir… Fakat sonuçta, yapılan şey bir yaratıya dönüştüğü ölçüde şiir olacaktır.

Ataol Behramoğlu
28.11.2005
“Keçi” dergisine yanıt.

60 Şiiri Üstüne

—İlk şiirinizi nerede, hangi tarihte yayımladınız ve dönemin şiir ortamından bahseder misiniz?

— Bugün de şiir olarak adlandırabildiğim ilk şiirim “Varlık” dergisinde yayınlandı. Yanlış anımsamıyorsam, “Bahar Şiiri” Tarih, 1962 olabilir. Çok geçmeden İkinci Yeni’nin etki alanına girecektim. Ama Varlık o sırada benim için yine de en önemli dergiydi.

— Şiirinizin kaynakları, sizin be kuşağınızın gelenekle ilişkisi… 1960 Kuşağı şairleri kimlerden etkilendi?

— Kendi adıma konuşacak olursam, İkinci Yeni şiirinden en çok etkilendiğim denemde de Orhan Veli, Dağlarca, Külebi, Attila İlhan benim için önemliydi. Bugün de öyledir. 1960’lı yılların ortalarında da Nazım Hikmet, Ahmed Arif, 40 toplumcu şiiri benim şiirimi etkilemiştir. 70’li yıllarda Bedri Rahmi, Ceyhun Atuf Kansu, Behçet Necatigil. Yahya Kemal her zaman önemsediğim ve sevdiğim bir şairdir. Tevfik Fikret de öyledir. Benim şiir geleneğimde Hececi şairlerimizin, Necip Fazıl’ın, Ziya Osman Saba’nın, Cahit Sıtkı Tarancı’nın her zaman yeri olmuştur.

— O yılların “genç” şairi olarak, neler okurdunuz?

— Ben her şey okurdum. Rus edebiyatı, başlıca klasikler, devrimci romanlar, gerçeküstücülük, Marksizm, varoluşçu yapıtlar, felsefe, dünya şiirine ilişkin her şey. Aklınıza gelecek, gelmeyecek her şeyi okurdum. Bugün de hemen hemen öyledir.

— Yazmaya başladığınız dönemde İkinci Yeni şiir anlayışı göz önünde, deyim yerindeyse baskındı. İkinci Yeni ve İkinci Yenicilerle kurduğunuz ilişkiden ve onlara bakışınızdan…

— Bu anlamda etkilendiğim ilk kitap İlhan Berk’in “Galile Denizi”dir. Onu Turgut Uyar’ın “Dünyanın En Güzel Arabistanı”, “Tütünler Islak”ı izledi. “Üvercinka”, kimi şiirleriyle Cansever. Bunlar hep 1960’lı yılların ilk yarısındadır. Turgut Uyar’ı bir ağabey gibi de çok severdim. İlhan Berk’le dosttuk. Edip Cansever ile ilişikimiz karşılıklı olarak çok saygılıydı. Ama birbirimize pek fazla ısındığımızı söyleyemem. Cemal Süreya ile dost olmamızın tarihi çok daha sonralarda, 1990 başlarındadır.

— 1960 sonrası klasik ve çağdaş eleştiri kuramları Türkçe’ye çevrilmeye başlandı. Bu sürede bir şair oalrak ne gibi kazanımlar içinde oldunuz?

— Beni Marksizm, gerçeküstücülük, varoluşçuluk sentezi etkilemiştir. Bugünkü konumumda yaklaşık olarak böyledir.

11 Haziran 2006
“Üç Nokta”nın sorularına yanıtlar

Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar

Şiir Üzerine Bazı Düşünceler Okurun bu kitapta okuyacağı Bir Günün Sonunda Arzu adlı manzume ilk yayımlandığı zaman, anlamı kimilerince gereğinden çok kapalı sayılmış ve bununla ilgili olarak şiirde “anlam” ve “açıklık” üzerine hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı.Bu dakikada bunların hiçbirini anımsamıyoruz. Nasıl anımsayabilelim ki, söylenen ve yazılanların bir bölüğü küfür ve aşağılama ve bir bölüğü de gündelik gazete saçmalıkları türünden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silahtır ki şerefsiz bir miras halinde, aynı türden kalem sahipleri arasında kuşaktan kuşağa geçer. Onun için hiçbir edebiyatçı kuşağı, bu tür tartışmaları tanımamış olmakla övünemez. Hele bilim ve edebiyat alanlarında kepaze ve maskara (kimseler), kimi kez bilgin, kimi kez eleştirmen, kimi kez sanatçı kılığında eşeğini özgürce koşturabildiğinden beri, düşünce alışverişinde artık insanlık kurallarına uyulduğunu görmeyi ummak, çocukça bir saflık olur. Ne tekerleme, ne de aşağılama bir tartışmaya zemin olamayacağı için biz bu satırlara önceden okuduklarımızı ve işittiklerimizi anımsamaya gerek görmeyerek, şiirde “anlam” ve “açıklık”in ne değerde şeyler olduğu üzerine kendi görüş ve kanılarımızı söylemekle yetineceğiz. Her şeyden önce şunu itiraf edelim ki şiirde anlamdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. “Düşünce”dedikleri bayağı görüşler yığını mı, öykü mü, mazmun mu ve “açıklık” bunların sıradan kavrayışa göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları gerekli sayanlar, şiiri tarih, felsefe, söylev, güzel ve etkileyici konuşma (belagat) gibi bir sürü “söz” sanatları ile karıştıranlar ve onu gerçek yüzü ve belirtileriyle seçip tanımayanlardır. Şiirin bu biçimde anlaşılması resim, müzik ve heykelcilik gibi sanatların kendilerine özgü fırça, boya, nota ve kalem gibi, kullanılması güç bir beceriye bağlı araçlara sahip olmalarına karşılık, şiirin bu gibi özel araçlardan yoksun olmasından ve anlatımını konuşulan dilden ödünç almak zorunda kalmasındandır. Bundan dolayıdır ki parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı çekingen ve saygılı olan yetersiz kimseler, kendi kullandıkları sözcüklerden oluşmuş gibi gördükleri şiiri sıradan “dil” durumunda sayarak, sırf bu görüş açısından bakarak başkaca hazırlıklı olmaya hiç gerek görmeksizin, onu küstahça bir laubalilikle yargılamak hakkını kendilerinde bulurlar. Oysa şair ne bir gerçek habercisi, ne bir güzel ve etkileyici konuşan insan, ne de yasa koyucudur. Şairin dili, “düzyazı” (nesir) gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere var olmuş, müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın ortalama bir dildir. “Düzyazı”da biçemin (üslup) oluşması için zorunlu olan öğelerden hiçbiri şiir için söz konusu olamaz. Şiir ile düzyazı, bu bakımdan birbiriyle yakınlığı ve ilgisi olmayan, ayrı düzenlere bağlı, ayrı alanlarda, ayrı boyutlar ve biçimler üzerinde yükselen, ayrı iki yapıdır. Düzyazının doğurucusu akıl ve mantık; şiirin ise algılama alanları dışında gizlerin ve bilinmezlerin geceleri içine gömülmüş, yalnız aydınlık sularının ışıkları, zaman zaman duyuşlarımızın ufuklarına yansıyan kutsal ve adsız kaynaktır. Şiirin durumları ve hareketlerim öykünmeye özenen bir düzyazının sahteliğine, ancak düzyazıdaki anlaşılırlık ve düzgünlüğünü ödünç alan gölgesiz bir şiirin acıklı çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki “şiir” düzyazıya çevrilemeyen nazımdır. Birkaç ay önce “öz şiir” hakkında, ünlü bir eleştirmenle tartışması, bütün uygar düşün dünyasını ilgilendiren Rahip Brémond’un dediği gibi yargılama, mantık, güzel ve etkileyici anlatım, anlatım düzgünlüğü, çözümleme, benzetme, eğretileme (istiare) ve bütün bunlara benzer özellikler, şafak aydınlığı gibi her dokunduğuna gül pembeliğini veren şiirin büyüleyici etkisiyle nitelik değiştirip başka bir biçime girmedikçe, öğeleri arasına girdikleri “tümce”, sıradan düzyazıdan başka bir şey değildir. Dahası, manzumede elektrik akımı türünden olan şiir akımı bir an kesildi mi, bütün bu öğeler, derhal kendi öz çirkinliklerinin içine düşerler. Şiir bir öykü değil, sessiz bir şarkıdır. Sırr-ı men ez nâle-i men dür nîst Lîk çeşm ü gûşra an nur nîst * *(Benin gizim-sırrım-iniltimden ya da çığlığımdan uzak değildir. Neyleyimki onların gözünde kulağında ışık yok.) Mevlana “Anlam” araştırmak için şiiri deşmek, şakıması yaz gecelerinin yıldızlarını ürperten zavallı bir kuşu, eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o büyüleyici sesin yerini doldurabilir mi? Şiirde her şeyden önce önemi olan, sözcüğün anlamı değil, tümcedeki söyleniş değeridir. Şirin ereği, her sözcüğün tümcedeki yerini, diğer sözcüklerle olacak ilişki ve çarpışmalardan ve gizemli (esrarengiz) kaynaşmalardan ortaya çıkan tatlı, gizli, yumuşak ya da sert sese göre belirlemek ve türlü türlü sözcük uyumlarını dizenin genel gidişine uydurarak, dalgalı ve akıcı; karanlık ya da ışıklı, ağır ya da hızlı duygulara, sözcüklerin anlamı üstünde, dizenin müzikli dalgalanmalarından sınırsız ve etkileyici bir anlatım bulmaktır. Sözcük değişmeleri ve uyum kaygıları arasında “anlam” karanlıklaşırsa, “ruh” uyumun lezzetiyle onun yerini doldurur. Doğrusunu söylemek gerekirse, “anlam” uyumun yaptığı telkinlerden başka nedir? Şiirde “konu” şair için ancak şiir söylemek ve hayal kurmak için bir nedendir. Sıkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir porselen kavanoz gibi, anlam şiirin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız halay ve sözcük öbeklerini, vızıltılı arılar gibi, dışında ve çevresinde uçuşturur. Porselen kavanozu görmeyen okuyucuya bu akıllara durgunluk veren arıların kanat müziğini işittirmekle zevk alır. Çünkü kırmızı çiçekli kara defne ormanının bütün gizi bu gümüş kanatların sesindedir. Bu tanımın dışında hiçbir şiir yoktur. Böyle olmadığı ileri sürülebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona “şiir” diyenler şiirin ancak yabancılarıdır. Şiirin bir ortak dil olmasını isteyenlerin boş hayallerinin gerçekleşebilme-sini dilemekle birlikte, şimdiye değin hiçbir büyük şairin sınırlı bir insan topluluğu dışında anlaşılmış olduğunun ileri sürülemeyeceği kanısındayız. Ha-mit’in binlerce hayranı içinden, onu okumuş olanlar yüzde on bile değilken, anlayanlar, bu yüzde onun binde biri oranında bile değildir. “Ün”, anlayan güçlü iki üç ruhtan taşan heyecan akımlarının zayıf ruhları arkasında sürükleyip almasıyla sağlanmış olur. Başka türlü ün, soylu ve onurlu bir ruh için utanç vericidir. Abartmadan denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, yalnızca aşağı düzeydeki şairlerin işidir. Büyük şiirlerin kapıları, tunç kanatlı sağlam kent kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır, her el o kanatlan itemez ve o kapılar bazen yüzyıllarca insanlara kapalı durur. Son yıllarda bir tarihçimizin* kolları Nedim’i kalın kafalılığa karşı saklayan kalenin kapı kanatlarını araladıktan sonradır ki, cüceler o şiirin bahçelerine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı, çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi, ancak Nedim’i kirletmiştir. Her şiirin, ruh düzeylerine göre çeşitli derecelerde anlamlan oluğuna bundan daha yeterli bir kanıt aramaya gerek var mı? Şairin “anlamlı” olmaktan önce daha nice kaygıları vardır ki onlara oranla anlam ve açıklık, şiirin ancak yeterli olmayana göre kurulmuş dıştaki bir yüzünü ve duvarını oluşturur. Herhangi cinsten bir sanat yapıtı karşısında “Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor! Benzemiyor!” yollu sorular sıralayan ve ona göre görüş bildiren kişi, sanatçının kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve ilişki kurmaktan dikkatle kaçınacağı, ruh dünyasına kapılanıp kalan, iğrenç bir asalaktır. Sanat yapıtlarında, kendi kalın kafalılığına bir besin bulamayan ve yeryüzünün her yanında en çok yaygın olan bu asalak, her dönemde ve her ülkede sanatçının candan düşmanı olmuştur. Yaşamda sanatçı, onun yüzünden, kimi kez alçak bir dalkavuk, kimi kez masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat asalaklarının yanında, sanat kavramım daha anlaşılmaz bir duruma sokan bir de sanat memuru vardır ki bunun edebiyattaki örneği “edebiyat öğretmeni” dir. İlk bakışta unvanı ve sıfatı güven verici olan bu adamın, gerçekte “edebiyat dersi” kadar boş olduğunun düşünülmemesi şaşılacak bir şeydir. Edebiyat öğretmeni hava satan, ay ışığı üreten efsane tüccarları gibi güzellik duygusunu ve algılamasını bir orta öğretim programına bağlı kalarak öğrencilerine öğreten, şimdiki yanlış eğitim yönteminin yarattığı ve bulduğu gereksiz bir eğitimcidir. Ne şair şiiri, ne de sanatçı sanatı yorumlayamaz ve açıklayamaz. Onun için hiçbir ülkede edebiyat öğretmeni -az bulunan örnekler dışında- ne bir şair, ne bir düzyazı yazarı ve ne de başka bir biçimde sanatla ilişkisi olan insandır. Çoğunlukla okuma, yazım ve dilbilgisi öğretmenliğinden gelen bu kimsenin gözünde şiir, sorulu-yanıtlı bir okuma malzemesinden fazla bir değeri olmadığından, düzyazıya çevrilmeye ve dilbilgisi alıştırmalarına elverişli olmayan her şiir, genç zekâlar için bir tehlike ve bir kötü örnektir. Anlaşılmak koşuluyla, edebiyat öğretmeni için usta ile yeni başlayanın yapıtları, bir dilin övünülecek yapıtları arasında yer alan aynı ayarda güzel yazılardır. Bir kara gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi, açıklanmaksızın, kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ilkel sinirsel donatımdan yoksun olan öğretmen, şiiri yazım, dilbilgisi sorunu olarak anlatamadığı gün kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır. Bununla birlikte bir dakika için şiirde “açıklığın” gerekliliği kabul edilse bile önce açıklığın ne demek olduğunu anlamak gerekir. Hangi tür zekânın anlayışı açıklık için ölçü olarak alınmalı? Birisine göre açık olan bir şiirin başka birisine de öyle görünmesi hiç de gerekmez. Zekâlar vardır ki evrenin ortasına atılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu ya da bu şiir değildir; bilinmezlerden oluşmuş sıkı ormanlar bunların zekâlarını ve ruhlarını her yandan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan anlamın, uçurumdakine görünmemesi kadar zorunlu ne olabilir? Şair, genel dilden çıkarılmış sözcüklerin yeni anlamlarla zenginleşmiş, her harfi yeni uyumlarla çınlayan, gidişi ve söylenişi başka bir ölçeğe göre düzenlenmiş, güzellik, renk ve hayal ile dolu kişisel bir dil oluşturduğu andan başlayarak yapıtının açıklığı okura göre değişmeye başlar. Çünkü açıklık yapıta özgü olduğu kadar, okuyucunun da zekâ ve ruhu ile ilgili bir konudur. Her yerde olduğu gibi bizde de günlük gazetelerin tembel alıştırdığı okur, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Oysa şiir anlaşılmak için ruh ve zekâ yeteneğinden başka çetin bir hazırlanma ve hattâ ışık, hava ve zaman koşulları gibi güç birtakım dış etkenlerin de yardımını ister. Şiirler vardır ki sular gibi akşamla renklenir, ağaçlar gibi ay ışığı ile gölgelenir. Güneş ışığında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez, bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını ya da bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz, öğlelerin sıcağında taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler, anlamlarını okuyucunun ruhundan alan şiirlerdir. Şiirde kimi bölümlerin kuşkulu ve belirsiz kalması bir yanılgı ve bir eksiklik olmak şöyle dursun, tam tersine şiirin güzelliği bakımından çok gereklidir. Biçemde körletici bir açıklık, İngiliz estetikçisi Ruskin’in dediği gibi hayal gücüne yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatçı en değerli “mütte-fik”i olan okuyucunun ruhundan gelecek yardımı yitirmiş olur. Sanat yapıtının en büyük ereği, hayal gücünü kendine bağlamaktır. Bunu başaramayan yapıtın öbür bütün artam (meziyet) ve erdemleri, onu bir sanat yapıtı olmamaktan kurtaramaz. Konu, gece içinde güller gibi, tümcenin uyumu karanlığında ve güzel kokular saçan heyecanı içinde yarı belirli bir biçim olarak, ancak sezilir bir durumda bırakılırsa, hayal gücü onun eksik kalan yerlerini tamamlar ve ona gerçekten bir kere daha heyecanlı bir varlık kazandırır. Kalıntıların, uzaktan gelen seslerin, yarım kalmış resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiçbir yüz, hayalde göründüğü kadar gerçekte güzel değildir. İlk kez kapılarından gece girdiğimiz kentlerin gündüz manzarası hayal için en üzüntü verici bir kırılış oluğunu kim denememiştir? Hayal gücü, yarasa kuşu gibi, ancak şiirin yarı karanlığında uçabilir. Özetle şiir, peygamberlerin sözleri gibi, çeşitli yorumlara elverişli bir anlam genişliği taşımalı. Bir şiirin anlamı başka bir anlam olmaya elverişli oldukça, her okuyan ona kendi yaşamında anlamını verebilir ve böylece şiir, şairlerle insanlar arasında ortak bir duygulanma dili olmak aşamasına erişebilir. En zengin, en derin, ve en etkileyici şiir herkesin istediği biçimde anlayacağı ve bundan dolayı sonsuz duyarlıkları kapsayabilecek bir genişlikte olandır. Sınırlı ve tek bir anlamın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, sınırı beşeri duygulanmaların mahşerini çeviren o belirsiz ve akıcı şiirin yanında nedir? Ahmet Haşim Piyâle (İstanbul – İkdam Matbaası, 1928), 2. Baskı, sayfa 4-13 Günümüz Türkçesine çeviren: Yusuf Çotuksöken

Amin Maalouf’un Gözüyle Türkiye

Lübnan Asıllı Fransız yazar Amin Maalouf, yeni kitabı Çivisi Çıkmış Dünya’da Türkiye ve Atatürk hakkında dikkate değer görüşler ortaya koyuyor.

Yazar Amin Maalouf yeni kitabı Çivisi Çıkmış Dünya’da Atatürk ve Türkiye hakkında önemli sözler söylüyor. Maalouf’a göre Atatürk, “Türkiye halkını tekrar gururlandırmış” bir kişi Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf, denemelerini bir araya getirdiği ve merakla beklenen yeni kitabı Çivisi Çıkmış Dünya-Uygarlıklarımız Tükendiğinde’de, Atatürk ve Türkiye hakkında ilginç yorumlarda bulunuyor.

İşte, Maalouf’un piyasaya dün çıkan kitabından Atatürk ve Türkiye ile ilgili kimi dikkat çekici satırbaşları:

“Halkı da Mustafa Kemal’i izlemiştir. Çok da şikâyet etmeden, gelenekleri ve inanışları alt üst etmesine izin vermiştir. Neden? Çünkü halkını tekrar gururlandırmıştır. Halka haysiyetini geri veren kişi ona pek çok şeyi kabul ettirebilir. Ondan fedakârlıklar, kısıtlamalar isteyebilir ve hatta buyurganca davranabilir; halk yine de onu dinleyecek, savunacak, onun sözünü dinleyecektir; sonsuza dek değil, ama uzun süreliğine.

Dine çatsa bile, yurttaşları çok da sırtını dönmeyecektir ona. Siyaset de dinin kendisi bir amaç değildir, düşüncelerden biridir yalnızca; meşruiyet en inançlı olana değil, mücadelesi halkınkiyle aynı olana verilir.”

Doğu’da pek az insan Atatürk’ün bir yandan Avrupalılara karşı canla başla mücadele verirken, bir yandan da Türkiye’yi Avrupalılaştırmayı düşlemesini bir çelişki olarak değerlendirir. O herhangi bir tarafa karşı savaş vermemiştir, bir yerli olarak değil, diğer herkesle eşit bir insan olarak saygı görmek adına mücadele etmiştir; Mustafa Kemal ve halkı haysiyetlerini kurtardıktan sonra, modernlik yolunda çok ilerilere gitmeye hazırlardır artık.”

haber7.com


Genç yaşta Küba’dan İtalya’ya göç etti. II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan kültürünün en önemli adlarından biri olmuştur. Kurmaca yazarlığının yanı sıra, İtalya Komünist Parti üyeliği ve Einaudi Yayınevi’ndeki görevleriyle de tanınmıştır.

1960 yılında yayınlanan I Nostri Antenati (Atalarımız) adlı kitabında yer alan fantastik hikâyeleriyle uluslararası bir üne ulaştı.

Bilinç akımı yöntemiyle yazdığı ve evrenle insanların yaratılışını konu alan Kozmokomik Öyküler’den Marko Polo-Kubilay Han ilişkisi çerçevesinde arzu, bellek, yaşam, ölüm gibi temaları büyük bir incelik ve şiirsellikle işlediği “Görünmez Kentler”e; yazma ve okuma etkinliğini, okurun anlatı sanatıyla karmaşık ilişkisini ele aldığı “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu“dan, İtalyan masallarını derlediği ve kendisi açısından bir tür anlatıda ekonomiklik alıştırması olan “Fiabe Italiane”ye (İtalyan Masalları) birçok eseri içeren yazarlık yaşamının son ürünü “Amerika Dersleri”dir.

19 Eylül 1985’te geçirdiği beyin kanaması sonucu İtalya’da Siena’da hayatını kaybetti.

wikipedia

” Klasikleri Neden Okumalı ” adlı makale için tıklayınız.

Fenerbahçe – Arkas 3. Maç

Beş Katlı Binanın Altıncı Katı

“Beş Katlı Binanın Altıncı Katı” romanı “Ak Liman”ın devamı sayılır. Anar bu
romanı 1974–78 yıllarında yazar. Roman kitap halinde ilk defa 1981 senesinde Bakû’de
Yazıçı Yayınevinde basılır. “Ak Liman”ın bir bölümünde deniz kaçamakları anlatılan
Zaur ve Tehmine bu romanın başkişileridir. “Ak Liman” romanında sadece adı geçen,
sözü edilen bazı kişileri “Beş Katlı Binanın Altıncı Katı”nda yazar okuyucuya daha
yakından tanıtır.
Roman on sekiz bölüm ve epilogdan ibarettir. Birinci bölümde Afrika’nın Dakar
Kentinde bir otelde gece yarısı uyanan Zaur’un düşünceleri anlatılır. Balayı için eşi
Firengiz’le Afrika’ya gelen Zaur geçmişi anımsar, gelecekle ilgili düşünür. Artık
hayatındaki her şeyi anlamsız görerek sadece masum, saf ve çocuksu bulduğu
Firengiz’i ve gelecekte doğacak çocuklarını mutlu etmekle yetineceğini düşünür.
Birinci bölüm Zaur’un Bakû’den çok uzaklarda okyanus kıyısında narin, ıslak kumlara
dokununca hatırladığı mutluluk anısını yaşamasıyla biter.

İkinci bölümden itibaren geçmişi anma yöntemiyle geçmişte olanlar anlatılır.
Deniz kıyısı gezintisinden dönüşte Tehmine Zaur’a bir daha görüşmeyecekleriyle ilgili
verdiği kararı açıklar. Ayrılmalarına bir gün ikisinden birinin diğerine sırılsıklam âşık
olacağından korkmasının neden olduğunu söyler. Zaur Tehmine’nin bu kararını sessiz
karşılar ve üzülmediğinin farkına varır. O, Tahmine’ye olan duygularını sevgi değil,
sadece cinsel istek, ihtirastan başka bir şey olmadığını düşünür. Romanın bu
bölümünde “Ak Liman” romanında anlatılan bir olaya gönderme yapılmıştır. Zaur ilk
deniz kaçamağından sonra Tehmine’ye yazdığı ve göndermeden yırttığı aşk mektubunu
hatırlar. Bu bölümde Tehmine’yle Zaur arasında “Ak Liman” romanının
kahramanlarından Nemet’in baldızının ailesi hakkında konuşma geçer. Tehmine Zaur’a
Murtuzov’ların kızı Firengiz’i sorar. Komşuları olan bu aileyi, özellikle parayı ve güzel
kadınları, eğlenmeyi çok seven oğulları Spartak’ı hiç sevmeyen Zaur Firengiz’den
nefret etmediğinin farkına varır.
Romanın ilerleyen bölümlerinde yazar Zaur’un aile yapısı, ait olduğu sosyal sınıf,
yaşam tarzı hakkında geniş bilgi verir. Zaur’un anne ve babası aile yapısına, sosyal
statülerine göre komşuları olan Murtuzov’ların kızı Firengiz’i oğullarına layık görürler.
Annesi Ziver Hanım oğlunun Tehmine’yle ilişkisini duyunca hakkında bir sürü dedi
kodu dolaşan bir kadınla oğlunun aşk yaşamasına şiddetle karşı çıkar. Bu bölümden
itibaren Ziver Hanım ve başkaları Zaur’u Tehmine’den uzaklaştırmak için uğraşırlar.
Zaur zaman zaman psikolojik baskıya dayanamaz ve söylentilere inanır, kafasında
sorular, kuşkular oluşur. Bu arada Tehmine Zaur’dan uzak durmak için basımevindeki
işinden ayrılarak Televizyon Kurumunda çalışmaya başlar. Moskova’da devlet
kanalında Azerbaycan’la ilgili program sunmak için oraya gider. Havaalanından arayıp
doğum gününü kutlayan Tehmine Moskova’dan canlı sunduğu programda “Bugün
doğmuş olan izleyicilerin doğum gününü kutlarım” diyerek Zaur’un kafasının
karışmasına neden olur. Doğum günü nedeniyle verilen partide biraz içki içen Zaur “o
an Tehmine’yi sevdiğini ve hiçbir zaman, hiç kimseyi sevmediği ve sevmeyeceği kadar
sevdiğini” anlar. Zaur bir gün sonra Tehmine’nin yanına Moskova’ya gider. Sonraki
bölümlerde Zaur ve Tehmine’nin Moskova’da beraber geçirdikleri zaman anlatılır.
Bakû’ye dönüşlerinden sonra Zaur Tehmine’nin ondan uzak durma nedenini
anlayamaz. On gün boyunca Zaur’u aramayan Tehmine bu süre içinde kocası
Manaf’tan boşanma işlemleriyle uğraşır. Annesinin yetiştirdiği söylentilerden üzülen
Zaur belirsizliğe ve ayrılığa tahammül edemeyerek Tehmine’nin evine gider ve

gerçekleri öğrenir. Daha sonra bu konuyla ilgili anne ve babasıyla tartışan Zaur evini
terk ederek Tehmine’nin evinde onunla beraber yaşamaya başlar.
Birkaç ay süren beraberliklerine rağmen Tehmine hep bir gün ayrılacaklarına
inanır. Zaur’un annesinin her gün arayıp küfür etmesine ve toplumun baskısına
dayanamayan Tehmine Zaur’un istikbalinden, ailesinden, işinden ve çevresinden
vazgeçerek onunla mutlu olamayacağını anlar. Zamanla Zaur’u kendinden
uzaklaştırmaya başlar. Aralarında geçen tartışmalardan sıkılan, sevdiği kadının rahat
hayat tarzını kabullenemeyen ve ailesini özleyen Zaur bir tartışma sırasında
Tehmine’ye tokat atarak evi terk eder. Evine döndükten sonra Tehmine’nin geceler
uyumadan içki içtiğini ve çok üzüldüğünü duyan Zaur Tehmine’yi çok sevmesine
rağmen, kıskanmaktan, dedikodulardan sıkıldığından onu sevmenin gereksiz olduğunu
düşünür. Birgün sonra arayıp Tehmine’ye duygusal bir şeyler hissetmeden gizli bir
ilişki yürütebileceklerini söylemeye karar verir. Bu onun üzülmemesine neden
olacaktır. Bir gün sonra şehir kenarındaki yazlıkların bulunduğu semtte İspartak’ın
arabasında Tehmine’yi görmesi her şeyi değiştirir. Zaur Tehmine’nn ahlaksız ve
yalancı olduğuna inanır. Bu olaydan sonra Zaur Tehmine’ye acı çektirmek için
annesine Firengiz’le evlenmek istediğini belirtir. Bu haberden mutlu olan ailesi düğün
hazırlıklarına başlar. Düğünden önce Tehmine’nin arkadaşı Medine’ye rastlayan Zaur
sevdiği kadının hasta olduğunu ve doktorların yasaklamalarını aldırmadan her gece içki
içtiğini öğrenir. Bir gün sabah altıda Tehmine onu arayıp türkü dinletir. Zaur arayanın
Tehmine olduğunu anlamasına rağmen susar. Zaur son türküyü dinlerken sessiz sessiz
ağlar. Bu son türküyle Tehmine’nin onun yaşamından çekilip gittiğini anlar.
Balayından dönüşünde İspartak’tan Tehmine’nin ölüm haberini alınca içinde duyduğu
acıyla Medine’nin evine gider. Medine ona Tehmine’nin ölüm nedenini anlatır.
Tehmine ölmeden önce hep kullandığı parfüm karışımı formülünü Zaur’a vermesi için
Medine’ye bırakmıştır.
“Zaur bir daha dönüp Tehmine’nin kapısına baktı, kapı yarı açıktı. Merdivenleri
indi. Kesinlikle bir daha bu merdivenlerden çıkmayacağını sanıyordu. Oysa bilmiyordu
ki…”6 cümleleriyle biten on sekizinci bölümden sonra epilogda romanın
kahramanlarının sonraki hayatları hakkında kısa bilgi verilmiştir. İlk olarak Zaur’un
oğlunun doğması, Firengiz’in babasının spartak’ın yasal olmayan işlerden dolayı
tutuklanmasından sonra enfarktüsten ölmesi, Zaur’un Bakanlıkta işe girmesinin
anlatımından sonra yazar kahramanların bazılarının otuz yıl sonraki yaşamlarını hayal
eder. Bir doğum günü kutlamasında bir araya gelenler Tehmine’yi anarlar ve spartak
sokakta Tehmine’nin tıpkı aynısı olan genç bir kadına rastladığını söyler. Bir süre sonra
yağmurlu bir akşam Zaur da Tehmine’yi görür ve peşinden koşar. Tehmine bir
asansörle altıncı kata çıkar. Onun peşinden gitmek isteyen Zaur binanın beş katlı
olduğunu fark eder. Romanın sonunda bu garip olayı Zaur’dan dinleyen Memmed
Nesir “Ne olurdu insanlar beş katlı bir yapıda altıncı katın olabileceğine inansalardı, ne
olurdu sanki?” der.

FİLMİNİ İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.